DEVLET,BİZDE HER ZAMAN ”BABA”FİGÜRÜ ARAK ALGILANMIŞTIR.(G.ŞEREMETLİ)
TARİHİN ESKİ DÖNEMLERİNDEN BERİ DEVLET,BİZDE ”BABA”FİGÜRÜ ARAK ALGILANMIŞTIR.BU ALGI,TÜRKLERDE DEVLETİN NE KADAR ÖNEMLİ OLDUĞUNUN GÖSTERGESİDİR
(Göktuğ ŞEREMETLİ/MHP Karesi Belediye Meclis Üyesi)
Devlet Bahçeli ”DEVLET”İ anlatıyor
”İlk olarak “Devlet” tasavvurumuzu ve devletin temel dayanaklarının ne olduğuna ilişkin düşüncelerimizi açıklamaya, “Biz devletten ne anlıyoruz?” sorusuna cevap vermeye ihtiyaç vardır. Bu konuda her şeyden önce devletin dayanaklarını doğru kavramak ve bu dayanakları etkin kılmak gerekir. Devletin bir gereklilik ve değer olarak kabulünün çok sağlam felsefi dayanakları bulunmaktadır. Buna şu açıdan bakılabilir; insan, öncelikle öz varlığını, sonra malını güvenceye almak ister ve tercihlerinden dolayı bir haksızlığa maruz kalmamayı arzu eder. İnsanı devlet dediğimiz kurumsal varlığı kurmaya iten, onun doğasında var olan bu eğilimlerin sağladığı motivasyondur.
Kuşkusuz bu iki doğal duygunun korunması için müesseseleşme bir düzen ve intizamın tesisini gerekli kılar. Devlet, düzene dayalı yaşayış biçimini organize eden kişiliktir. Bu nedenledir ki “devlet” denildiğinde aklımıza gelen ilk şeylerden biri hiç şüphesiz kanun, bir başka ifade ile hukuk ve düzen kavramlarıdır. Devlet, düzenin kurulması, yani barış ve huzurun tesisi için hukuk ve kanunları uygulayacak organların bütünlüğüdür. Böylece devlet, insanın kendini koruma dürtüsünün, benzerleriyle bir arada olma arzusunun, güvende hissetme istencinin müesseseleştirilmesinden doğmuştur.
Devlet, vatandaşlarını sadece dıştan gelen tehlikelere karşı korumaz, aynı zamanda içten gelecek saldırılara karşı da korur. Çünkü bir kişinin can ve mal güvenliği aynı toplum içindeki başka kişiler tarafından da sarsılabileceği gibi kişi hak kaybına, onur, haysiyet ve şerefine yönelik saldırılara da maruz kalabilir. Devletin bu düzeni sağlarken ilk amacı, adalet ilkesini gerçekleştirmektir. Adaletin, adaletsizliğin düşmanı olduğu, adaletin tesisinin devletin çekirdeğini meydana getirdiği tarihsel bir hakikattir. Hukuk ve adalet; devletin hem varlık nedeni hem meşruluk aracı hem de eli, kolu ve silahıdır.
Hukuk ve adaleti devletin hem varlık sebebi hem de meşruluk aracı olarak ele alırken bu konudaki ahengin sağlanmasında çok hassas olmak lazımdır.
Şöyle ki; halk, kendisine devletin adil davrandığına inanmazsa, o zaman koruma görevini yerine getirmek amacıyla kurulmuş olan bir sisteme itaat sağlanır, ama bağlılık sağlanmaz. Bu bir gerçekliktir. Bağlılığın sağlanamadığı bir toplumsal ve siyasal ortam ise en küçük bir istikrarsızlıkta ciddi düzeyde kırılganlaşır. Ardından devlet yapısı dejenere olur. Sistemde aksaklıklar yaşanmaya başlanır. İşte bu nedenle böyle bir sarsılmaya meydan vermemek için devletin adaleti gerçek anlamda tesis etmesi gerekir.
Diğer taraftan devlet, devlet olabilmek için basit ama temel bir gerçeğe; kuvvete dayanır. Koruma, güvenliği sağlama, düzeni tesis etme, hizmeti ifa etme devletin kuvvet kullanımını zorunlu kılan hallerden yalnızca birkaçıdır. Onu, diğer insani müesseselerin birçoğundan ayıran temel bir özelliktir. Devletin denetimi dışında herhangi bir kuvvet kullanımı söz konusu olursa devletin zayıf olduğu anlamına gelir. Bu sebeple devlet, her türlü kamu görevini yerine getirme adına zorlama araçlarını tekelinde tutar. Bu, meşru şiddet tekelinin sadece ve sadece devletin elinde olduğunun göstergesidir. Meşru ve hukuki olanın ilanıdır. Devlet bu gücü yalnızca toplumun huzur, refah ve düzeni için gerektiğinde kullanır.
Diğer taraftan bizim kadim varlığımız devletli bir millet olmamız gerçeğine dayanır. Sürekli olarak milletin sonradan icat edildiği ve hatta hayalî olduğu söylenir. Bunun bir gerçeklik payı varsa da bu gerçeklik tarih sahnesine yeni çıkmış veya yeni varlık alanı bulabilmiş topluluklar için geçerlidir. Tarihin her döneminde devletli olan bir milletin ne kendine sonradan tarih yaratmaya ne de varoluşunu hayali olanla inşa etmeye ihtiyacı vardır. Zaman ve mekân bağlamında ortaya çıkan tarihsel hikâyemizin müşterekleri bizi millet yapmıştır.
Merhum Erol Güngör Hocanın değerlendirmelerinden hareketle şunu ifade etmek gerekir ki; bizim “sosyal hafızamız vardır” ve bu hafıza dünden bugüne Türklerin millet varlığının en büyük hamurudur. Tarih, toplulukları ağır sınavlardan geçirmiş, ancak millet şuuruna sahip olanlar bugüne kadar devletli millet olarak gelebilmiştir. Medeniyet yaratmış bir millet olarak varlığımız din, kültür, sanat ve felsefe gibi bütün birimlerde, yani inançta, maddede, düşüncede, sözde, seste ve dilde aşikâr olmuştur. Bu salt gerçeklik millet varlığımızın tarihsel seyrü sülûkununün temel göstergeleridir. Devletli olmak ise milletimizin devlete ayrı ve özel bir anlam atfettiğinin ve devletin kurduğu düzen sayesinde bir medeniyet inşa edebildiğinin göstergesidir.
Tarihin eski dönemlerinden beri devlet, bizde “baba” figürü olarak algılanmıştır. Bu algı, Türklerde devletin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Baba, varlık sebebi olmanın yanında koruyan, kollayan, besleyen, büyüten, her zaman ailesinin iyiliğini düşünen, ona öncü olandır. Devlet de Türk milleti için böyle bir anlam taşımaktadır. Kadim devlet felsefemizde toplum düzeninin sağlanmasına, huzurun ve refahın olmasına, yoksulluğun giderilmesine, yönelik vurgularda bulunulurken bu vurgular büyük çoğunlukla devlet kavramıyla birlikte yapılmıştır. Bu anlayış, düzene verilen önemi göstermektedir. Hakan, halkı devletli ve töreli kıldığı zaman barış, huzur ve ilerleme de gerçekleşmiştir. Bu bağlamda devlet ve düzenin olduğu yerde emniyet vardır; haklar güvence altındadır ve gelişme söz konusudur. Böylesi bir tarihsel devlet tasavvurumuzdan hareketle idealimiz, “Türk ve Türkiye Yüzyıl”ında da güçlü bir ülke olarak devletimizin temel işlevleri olan güvenlik, refah ve huzuru daim kılmak, gelişimi sürdürebilmektir.” Daha azını gör
